
Hep Hindistan’a gitmek istediğimi sanırdım oysa Paris, Ortaokuldan beri en özlediğim yermiş, gittikten sonra anladım. Her an orada olmak isteyebilirim, sanat açısından müthiş, ama hemen dönmek isteyeceğim kesin. Şöyle bir önemli söz sarf edebilirim. Paris’e gittim, Antalya’yı gördüm. Meğer ne önemli, ne muhteşem bir yerde yaşıyormuşuz. Doğal güzelliği, güneşi, temizliği, say say bitmez. Sanatta epeyce eskimemiz gerekiyor, zamanla. İstanbul’dan uçağa bindiğimde Hüsnü Şenlendiricinin müziği bizi karşıladı, THY Türkçe ve Otantik tercih ediyormuş. Yan koltuklarda Türkçesi de Fransızcası da iyi olmayan Tuncelili bir hanım ve Urfalı genç bir bey gurbette yaşamanın alışkanlığı ile tanıştılar. Memleketlerini öğrendiler. Biri Paris’te diğeri Deniz kıyısı bir köyde yaşıyor. Paris daha pahalı. Köyde on kadar Türk var. Parisli restoran işletirken elleri alerji oluyor, ne olduğunu anlamıyorlar, Türkiye’deki doktorlara geliyor, deterjan alerjisi olduğunu anlıyorlar, oda berberlik yapıyor. Evlere gidip kesiyor, daha ucuz oluyor, onun için de daha masrafsız. Kadının oğlu ayda on bir gün çalışıyor, iş yok, kriz. Paris’te çok Türk var genelde dönerci diyor adam, şimdi işler yavaşladı, satıyorlar bazıları. İş yok nasıl satıyorlar, eşi dostu çağırıyorlar alıcı gelince, sanki çok müşterisi varmış gibi yapıp satıyorlar. İşte memleketimin müthiş zekası, yaratıcılığa da çalışsa ne var? İkisi de kredi ile ev almışlar, kira gibi diyorlar, belli güvenceniz varsa neden borca girmeyeceksiniz. Yolculuk uzun sürdü. Eskiden okullarda daha çok Fransızca okutulurdu, o yıllardan beri Paris’i duymuştum. Televizyon yok elbette. Merak etmiştim hep, yol ondan uzadı. Hava alanı şehre 25-30 kilometre. Otobanın iki yanına çok yüksek duvarlar yapmışlar, çevreyi rahatça izleyemedim, 6-7 katlı geniş apartmanlar gördüm, duvar yazıları filan, Yeşilköy’den sahil yolu ile Taksime gelmeyi tercih edersiniz inanın. İnince Cezayirli bir taksiciyle şehre indim, tövbe bir daha gidersem, Cezayirli olana binmem, hiç susmadı, garip Fransızcasına aldırmadan.
Emekli işi gezecekseniz, sanırım işe metroyu keşfetmekle başlayacaksınız. Her semtte bir durak var. Bir metro haritası, haftalık bilet, şehrin merkez haritası, az yabancı dil ve vücut dili ile sohbet bile edebiliyorsunuz ve biraz cesaret.
Ortaokul Fransızca kitabında, anne çocuğuna seslenir:
-Courage mon Hanri, etidioron ensemble.
-Cesaret Henri, birlikte başaracağız.
Ben de kendime bunu söyledim ve Paris’in altını üstüne getirdim, kaybolmadan.
Metro siyah ırk cenneti. Genelde göçmenler. Moda anlayışlarına inanamadım.Üstte tavşan kürk, altta tokyo terlik.30 Eylül.Yağmurluk filan giyiyorum, yağmur yağıyor, ayaklarının üşümemesi mümkün değil, ya paraları yok, ya ayakları çok yorgun, anlamadım.
Metrodan Abaseses’te indim, orada bir I lave you duvarı var, her dilde seni seviyorum yazmışlar, Türkçe de. Sevindim.
Sacre-coeur, yani Kutsal Yürek katedralini gördüm. Bütün Paris görülüyor, yüksekçe bir yere yerleştirilmiş. Müthişti, Oradan çıkınca Tertres meydanına geldik. Bir yığın ressam bir park içinde resim yapıp satıyorlar. Hediyelik eşyacılar, dondurmacılar, kafeler, unutmam mümkün değil. Sanatla iç içe dakikalar. Bir traktörü tren gibi bezemişler, trende bir bant size çevreyi anlatıyor, birkaç dilde. Millen Ruj, filmini izlemiştim. Çok güzel bir müzikaldi. Oğlum götürmüştü, onunla sinemaya gitmek ömrü geri sarmak gibidir. Sanki oğlum babam olur, elimden tutup götürür, anlamadığım yerleri sorarım, öğreneceğim çok şey vardır ondan, babamdan, oğlumdan.
İkinci gün Eyfeldeyim haliyle. Demir yığını, hiçbir inceliği yok, ama şaşırtıcı,hele çıkınca tepesine tüm Paris emrinize amade.Sen nehri, ayaklarınızın dibinde, içindeki ada ve adacıklar, su üstünde süzülen ince uzun tekneler.
Paris’te keşke Parisliye kalsaymış, İstanbul’un eski hali, Antalya’nın eski hali.
Böyle kısıtlayıcı bir fikir elbette yakışıklı değil ancak iklimi, coğrafyası ve insanıyla tanımlanır bir yer, yeni gelenler eski kültürü bozunca işte yerler tükürük içinde, metro sidik kokulu, sokak araları kusmuklu oluyor Paris’te bile!
Sen Nehrinde tekneye binmek için bayağı uğraştım, turist gezdiriyorlar, pek çok dilde de anlatıyorlar. Kenardaki bazı teknelerde saksı çiçekleri filan vardı meğerse teknede yaşayan insanlar varmış. O kadar güzeldi ki iki yandaki binalar, her bina ayrı bir sanat eseri ve her şey ilk günkü gibi, hiç yeni yok, yıkıp yapmak yok, talan yok, rant yok. Yeni Paris dışarıda, onlarında Toki evleri gibi apartmanları var ama dışarıda.
Şanzelize’de kahve içtim tabii, leş gibi bir masa örtüsü, üstünde kırıntılar, kral bir garson, berbat bir kahve, dünyanın parası. Anladım ki bizde hizmet sektörü fevkalade, kibarlık Paris’i geçmiş. Bence oradaki banklarda oturup, Zafer Takını izlemek daha akıllıca. Para vermeye değmez.
Adamların o yıllarda bile yaptıkları şehir planına şaşıp kalıyorsunuz.
Üçüncü gün, Louvre Müzesine gittim. Bu saray ve içindeki sanat, gerçekten daha uzun yıllar yaşamam gerektiğini ve her saatimi doya doya yaşamam gerektiğini anlattı bana. Daha çok görmem gereken şey var, öğrenmem gereken, içime sindirmem gereken, öğretmem gereken, yeni bir yaşam felsefesi edinmem, elimi çabuk tutup, sağlığımı en iyi şekilde koruyup kana kana yaşamam gerektiğini Luvr Müzesinde daha iyi anladım.Gidebiliyorsanız lütfen gidin, şartları zorlayın.Bir kaç eşyanız eksik olsun, bir iki giysi de, taksitle filan, önemli olduğuna inanın, özellikle sanat yapıtları sizi iyileştirecek.
O gece kaldığımız apartmanda parti vardı, uyuyamadık. Girişe ‘Bu gece partim var’ diye yazdığınızda, kimse sesini çıkarmıyor, yasal.
Daha ertesi gün, trenle şehrin dışında bir mahalleye gittik. Gerçekten biraz çekindim. Çok zenci vardı ve tipleri biraz çılgındı. Kadının biri bir çuvalın içinde ve yerde közde pişirilmiş mısır satıyordu. Pislik içinde, zaten bindiğimiz tren de çok pisti.
Ben muz aldım, en ucuz meyve bu, geleli beri meyvesizim, pahalı. Her şey pahalı, en az iki ile çarpmak lazım. Evler anlatılır gibi değil. Misafir olduğum ev 16 metrekareydi, küçük bir oda.Bir köşede zorla sığdığımız bir duş ve lavabo, girişte bir kişinin ayakta durabileceği bir mutfak ve kirası bin beş yüz lira.
Bir gün Orsay müzesini gezdim, içinde elit bir tabaka için lokanta var, şıklığı sarkan kristal avizeden belli. O incecik Fransız kadınlarına ne demeli, yemiyor, tadıyorlar deniyor.Hangi yaşta olurlarsa olsunlar inceler diyebilirim.Uzun bacaklı, şık giyimli, ilada eşarplı bu hanımları incelememek elde değil.
Rodin’in yaşadığı bir evi müze haline getirmişler, gezdik, bahçesinde salata yedik, toz içinde, yere azıcık bir taş, çakıl filan bile atmamışlar, burada olsa yapmamışlar diye söylenirdik.
Bir gün de Pompidou’ya gittim, modern sanatlar Müzesi, bir daha Paris’e gidersem tekrar gezmem gereken bir yer. Sanat, sanat, sanat. Müzenin önünde hayli geniş bir alan parke taşlı ve binaya doğru eğimli. Bu alanda da birçok sanatçı gösteri yapıyor, her milletten insan var.
Paris’te on gün kaldım, yetmedi elbette, bir şehri tanımaya aylar yetmez.
Batı batı dedikleri bumuymuş dedim, bizim neyimiz geri, inanın biz politikaların esiri olmadan yaşayabilsek, biraz daha özgüvenli olabilsek, önyargısız olabilsek, birbirimizi izlemekten vaz geçip şu üstümüzdeki kapağı açıversek, evet yapacak çok şeyimiz var ama buna rağmen önemliyiz ve önemli bir ülkeyiz. Bunun sevinciyle, güzelim Antalya’ya koşa koşa döndüm. Görmek lazım, görmek için yakında yeni yerlere gideceğim.