
Her şey o kadar yavaş değişti ki,
Bile bile biz göz yumduk belki de;
Suçlu da bizdik, Mağdur da,
Şimdi köşeye çekilip sızlanman da vakti zamanı değil ne yazık ki,
Önce gazoz kapaklarımız tahtadan oyuncaklarımız çekilmeye başladı çocukluğumuzdan,
Misketlerimiz topaçlarımız kayboldu sonra,
Uçurtma,Balon,lolipop şekerlerimizde..
Sonraları müstakil evlerimizi kaybetmeye başladık,
artık bahçelerimiz yoktu oyun oynayacağımız,
dalına salıncak kuracak ağaçlarımızda bizi terk edip ormana yerleştiler teker teker,
Komşularımız, arkadaşlarımız kayboldular yanı başımızdan,
Bahçesinden elma kopardığımız, çeşmesinden ağzımızı dayayarak su içtiğimiz, üstümüz başımız toz toprak içinde bize uzatılan ekmek arası peynir domatesi aldığımız komşu teyzemiz, arkadaşımızın annesi yok artık, işe gidiyor şimdilerde.
Sanki gizli bir el bizi yalnızlığa tutsak etmenin gayreti içindeydi,
Başardı ama o gizli el,
O zaman denilen mefhum…
İçimize kapanmışlığımıza bir çözüm ararken bir içsel yolculuğumuz esnasında hayatımıza artık iyiden iyiye yerleşmeye başlayan davetsiz misafirimiz İmdadımıza yetişti, kurtardı bizi tüm özlemlerimizden(!)
Artık hayata başka bir pencereden bakar olmuştuk,
“O”nun penceresi küçüktü ama,o kadar farklı bakabiliyorduk ki hayata,
Varsın olmasın dı artık eş dost arkadaş,
Bahçesinde oynayamasakta evimizin,
oynayacak yeni dünyalarımız vardı bizim,
Yeni dostlarımız,
Yeni oyun arkadaşlarımız,
Yeni iş arkadaşlarımız,
Yeni dostlarımız.
Bir şekilde çepeçevrelenen ve farkında olmasakta bizi saran sarmalayan bu Dünyanın SANAL(İ)ZASYON’unda kaybolup gidiyoruz azar azar,
Kaybettiklerimize bakıyorum da,
Kazandığımız sandığımız şeyler aslında hiç bize ait olmadılar,
Elle tutulmadılar mesela hiç,
Sanal(i)zasyon mazgallarından dökülmemeli zaman,
Ve özlem duygusunun boşluğunu dolduramayan soyut olgu da kaybolmamalı kişiliğimiz,